Milliyet Sanat
Milliyet Sanat »Yazarlar » Ebru Demetgül | Tertemiz boğulmak
24 Aralık 2012 - 07:12 | Bu kıyafetler ve bu organlar kime ait? Kendi bedenimize ve hayatımıza sahip miyiz? Helen Pynor'ın fotoğrafları insanı kimlikler üzerine düşünmeye sevkediyor.
Fotoğrafçı Helen Pynor, yaşam ve ölüm arasındaki "boğulma" anını sualtı fotoğraflarıyla yakalamaya çalışıyorSualtı için balıklardan daha büyük planları olan bir fotoğrafçı Helen Pynor. Korkutan bir yanı da var. Sualtının büyüleyici halini nefesimizi alan vahşi bir yere dönüştürüyor. En korkulan ölüm şekillerinden biri boğulmak. Helen Pynor bu tür bir ölümün olasılığının iyice altını çizmek niyetinde adeta.

Pynor’un “Liquid Ground” serisi, nefesimizin kesildiği o an üzerine kurulmuş. Çırpınarak dehşete düşmüş, nefessiz kalmış ve dibe batmaya başlamış bedenler, içi boş kıyafetlerle ve uçuşan kalp, bağırsak, mide gibi organlarla temsil ediliyor bu seride. Serinin çıkış hikayesi ise çarpıcı:

Helen Pynor serisine başlarken kendini Thames nehrine atarak intihar eden bir kadını anlatan The Observer haberinden ilham almış.


1804 yılının Ağutos ayında, bir pazartesi akşamında genç bir kadın, kendini Londra St. James parkındaki kanala atar, hayatına son vermeye karar vermiştir. Muhtemelen 20’li yaşlarındadır, uzun boyludur, güzeldir, beyaz bir teni, kumral saçları ve masmavi gözleri vardır. İnce elbisesi, küçük şapkası ve pembe eldiveniyle süzülmüştür nehrin içine doğru. Bir hafta sonra The Observer gazetesinde hakkında şu sözler yazılır: “Delilik, nazik doğasını hayal kırıklığına uğrattı ve bu kırgınlık onu aceleci bir hataya sürükledi.” Thames nehrinde hayatını kaybedenler ve gazetelerde haklarında yazılan bu dokunaklı sözler, Helen Pynor’ı yakalamış bir yerinden. Avustralya’da doğup büyüyen Pynor, işi gereği 2009’da Londra’ya taşınır ve tesadüf o ki Thames nehrine bakan bir ofiste bulur kendini. Her gün gördüğü bu nehir kendi hikayesini anlatmaya başlar bir süre sonra. Bu nehirde kaybolan, boğulan veya isteyerek ona kendini bırakan insan sayısının fazlalığı dikkatini çeker. Kütüphanede eski gazetelerin küpürlerini karıştırmaya başlar, “nasıl hayatlar yaşamış bu insanlar” diye merak eder, hikayelerinin içinde kaybolur. Hatta bu küpürler Pynor’ın Londra’daki son sergisi “Breath”te de sergilenmiş. “Nefes”in başlangıç noktası boğulma, fakat bu seri ölüme değil, hayata adanmış aslında. Suyun içinde süzülen kıyafetler ve organlar ürperticiliğin yanında garip bir huzur hissi de veriyor, hem mahrem hem anonim. Ölümle birlikte çürümeye hazır materyaller haline gelen organlar, bu ölüm anında hala yaşıyor olan ve kişileşmiş canlılar halinde sunuluyor.

Fotoğraflar aynı zamanda kimliklerimiz hakkında da düşündürüyor. Bu kıyafetler ve bu organlar kime ait? Kendi bedenimize ve hayatımıza sahip miyiz? Eğer sahipsek bedenimiz kişiliğimizin ne kadarını temsil edebilir? Vücudumuzdan bir parçayı kaybetsek kendimizi kaybetmiş olur muyuz? Korku filmlerinde gördüğümüz, zaten bizi korkutması için düşünülmüş o kopan parçalar, akan kanlar neden bu kadar dehşet verici? İğrenç bulduğumuz için mi bakamıyoruz? Yoksa bir parçanın kaybı ölüm mü demek bizim için? “Liquid Ground” serisi bir anlamda hayatın kırılganlığını, “bir var bir yok” durumunu ve her an ihtiyaç duyduğumuz nefesi hatırlatıyor.

Pynor, "organları" kendisi üretiyor.


Helen Pynor’ın diğer serileri de az çok bu çerçevede ilerliyor. Saç telleri, bitki kökleri, kalp, böbrek, mide, canlı olan her organizmanın anatomisine dair herşey bir materyal. Pynor, fotoğraf ve heykel eğitimi öncesinde Sydney Macquarie Üniversitesi’nde biyoloji okumuş. Sanatı, anatomi, biyoloji, tıp gibi “donuk” alanları kullanarak üretebildiği duygu yoğunluğuna sahip işler olarak tanımlanıyor. Bu fotoğraflarda gördüğünüz organlar da kendi üretimi. Bir yanıyla gerçekçi bir yanıyla da dantelden yapılmış gibi süzülebilen formlara sahip parçalar yaratmış. 1993’ten bu yana açtığı 13 solo sergi Sydney, Londra ve Paris’i kapsıyor. Kendisi sayısız ödüle sahip. Genelde el işçiliğinin ve eforun fazlaca kullanıldığı çalışamalar sadece “iyi düşünülmüş” veya “çok uğraşılmış” olur çünkü duygu unutulur. Ama Pynor’ın yakaladığı ölüm kalım meselesi ve yaşamın kırılganlığı en ortak duygularımıza değmeyi başarıyor.