Milliyet Sanat
Milliyet Sanat »Milliyet Kitap » » Castor ve Ölümsüzlük
Mayıs 2019

Castor ve Ölümsüzlük

Güzel ve hırslı oyuncu Regine, Fosca’yla tanışıp onun hakkındaki inanılmaz gerçeği öğrendiğinde büyük bir saplantının içine çekilir. Fosca 600 yıllık ölümsüz varlığının yaşadıklarını anlattıkça Regine bir yandan Avrupa tarihinin önemli olaylarına bir yandan da umut ve aşk gibi insani duyguların ebedi bir yaşam süren birinde nasıl solup gittiğine tanıklık eder.
Özgür Menemencioğlu
 
Simone De Beauvoir deyince aklımıza ne gelir? Virgina Woolf ile beraber birinci dalga feminizmini oluşturan isimlerden biri, kadın hareketinin adeta “Das Capital”i olan “İkinci Cins” kitabı; Jean Paul Sartre ile 21 yaşında başlayan 51 yıl süren açık ilişkisi, geçtiğimiz yüzyılın en önemli düşünür ve entelektüellerinden biri olması. Varoluşçuluğu evet bilinir (daha çok kadın varoluşçuluğu şeklinde değer görse de) ama varoluşçu bir tarihi roman yazmış olduğunun, okumasının derinlerine inmediyseniz çok da bilindiğini söyleyemeyeceğim. 
 
Alfa Yayınları’ndan basılan “Bütün İnsanlar Ölümlüdür” Beauvoir’ın 1946’da basılan üçüncü romanı. İkinci Dünya Savaşı’ndan yeni çıkılmış, Sartre bir filozof  yazar olarak ün kazanmakta, Beauvoir ise sınırlı çevrede tanınan bilinen bir yazar olup; akademik toplantılarda kendi yazılarından çok Sartre ile olan açık ilişkisiyle ilgili soruları cevaplamaktadır. Henüz yıllarca sürecek diğer ilişkisi Amerikalı yazar Nelson Algren ile tanışmamış ve feminist düşünce ile ilgili derli toplu yayınlar yapmamıştır.
 
 
Trajik bir figür
Kitabımız bir varoluşçu / tarihi / metafizik roman. Hırslı, başarılı, iyi bir kariyeri olacağa benzeyen tiyatro oyuncusu  güzel Regine; hayatının merkezine kendini koymuş, uyurken uyanık kalan insanları kıskanacak kadar narsisistik bir karakterdir. Rouen’da turnedeyken Raymond Fosca isminde akıl hastanesinden yeni çıkmış bir adamla tanışır. Bizim de basit bir nevrastenik vaka olduğunu düşündüğümüz bu adamı kendi bohem dünyasına alır. Raymond Fosca aslında 1279 yılında doğmuş; hayali bir İtalya şehir devleti olan Carmona’nın düküdür ve ölümsüzdür. Regine ona âşık olur ve ölümsüzlüğe sahip olan bu adamı kendine âşık ederse onla birlikte kendisinin de ölümsüzlüğe ulaşabileceğini düşünür. Hayatına Regine girdikten sonra istemeden de olsa tekrar canlanan memnuniyetsiz Fosca; Regine’e kendi hikayesini anlatır. 
 
Anlatılan hikaye 700 yıl süren bir bildungsroman’dır. Hırslı Raymond Fosca karakteri önce memleketi Carmona’yı özgürleştirmeye çalışır, savaşların sürekli kendini tekrarladığını, boş yere kan döküldüğünü ve hiçbir şeyin değişmediğini görünce, barışın ve refahın tek yolunun dünyanın tek devlet olarak yönetilmesi olduğuna karar verir. Dindar bir insan olan İspanya imparatoru Şarlken’i yetiştirir ama sonucun değişmediğini; insan doğasının aynı olduğunu; daha fazla kan daha fazla zulümle sonuçlandığını, bunun sadece basit bir güç ve zenginlik savaşı olduğunu anlar. Üstelik bu 200 yılda tüm sevdiklerinin, eşinin, çocuklarının ve torunlarının yaşlanmasını ve ölümünü görür. Onu dinledikçe, aynı hikayenin tekrarlandığını, ölümsüzlük noktasından bakınca 60-70 yıl süren bir hayatın önemsizliğini, büyük zannettiğimiz sorunlarımızın ölüm karşısında basit bir sanrı olduğunu, hayata değer katan tek
şeyin ölüm olduğunu görürüz. 
 
Raymond Fosca oldukça trajik bir figür. Kitabın ortasından itibaren dönüştüğü nihilist karakter aslında biraz entelektüel ve sosyal yabancılaşma alegorisi taşıyor. Politik hırsla başlayıp hiçbir şeye arzu duymayan bomboş bir insan olarak nihayetlenen hikayesi aynı döngüsel cehenneme hapsolmuş bir insanın hikayesi. Bu arada Batı medeniyetinin tüm ahlaki, dini ve sosyal kavramlarını tarihsel bağlamda tartışıyor, bunun her türlü süslü lafların altında güç ve zenginlik mücadelesi olduğuna ve ’insanlık sorunlarının’ 700 yıldır hiç değişmediğine şahit oluyoruz. Fosca 200 yılını bu döngüyü anlamaya ayırdıktan sonra, nihayet bir dost ediniyor; bir kadını seviyor ve gerçeği bildiği halde ondan nefret etmeyen bir torun yetiştirmeyi başarıyor.
 
 
Üzücü bir son
Ölümsüzlük, “Gılgamış Destanı”ndan “Alacakaranlık” serisine kadar, “Faust”-tan, “Dorian Gray”e kadar birçok edebi metinde var yine de bu kitabın çıkış noktası ve fikri çok güzel. Yazarın kendi kariyerinde en başarılı olduğu yer kadın-erkek ilişkileri ve bu kitapta da en güçlü yerler bu konunun işlendiği bölümler. Çok ilginç birbirinden farklı kadın karakterler
var. Okurken bu karakterleri ancak bir kadının yazabileceğine ikna oluyorsunuz. Tarihi metnin ilk üç bölümünde dönem dönem tempo düşse, bol vıdı vıdı olsa bile Marienne de Sinclair ve Armand bölümleri çok güzel. Özellikle Fransız Devrimi döneminde geçen son bölümde torunu Armand’ın peşinden giderken gördükleri ile 700 yıldır yaşadığı her şeyin birbirine karıştığı bölüm son derece etkileyici bir metin oluşturuyor. 
 
Raymond Fosca karakterinde ölümsüzlük,m işlenen günahların ve hırsın bizi mahkûm ettiği bir cehennem ve biz sonsuza kadar bunları tekrar tekrar görmeye mahkûm edilmişiz ta ki insan ırkı dünyadan silinene ve biz tek başımıza kalana kadar. Trajik ve depresif bir son. (Son?) Tam da bu noktada gayet akıcı Işık Ergüden çevirisinin hakkını vermek lazım.
 
 
İyi edebiyat
Yayımlandığı dönemde makûl bir başarı elde eden ancak yazarın en bilinen eserleri arasında sayılmayan bu roman; bence gayet zarif, okurun kafasında tortu ve soru işaretleri bırakan, okurunu insan yerine koyan bir eser. Hiçbir yerinde kolaycılığa kaçmamış, okur çengelleyen
tuzaklardan uzak durmuş, bilhassa okurun kendiyle konuşmasını arzulamış gibi duran bir roman. Nasıl ki Simone de Beauvoir’ın edebi ve entelektüel kişiliği her zaman Sartre’ın varlığı ile gölgelenmişse, romancılığı ve özellikle bu roman onu  feminizm ideoloğu isminin gölgesi altında kalmış gibi geliyor bana. Varoluşçuluk esaslarını tarih, politika, aşk, duygular ve ölüm üzerinden tartışan bu romanı iyi edebiyat seven herkese gönül rahatlığı ile öneriyorum. “Martin Eden”ın sonunda “Swinburne’ün Prospine Bahçesi” adlı şiirinden bir kıta vardır: “Yaşama olan aşırı tutkumuzdan / umuttan ve korkudan kurtulan bizler / hiçbir yaşam sonsuza dek sürmediği / ölülerin asla dirilmediği / ve en yorgun nehrin bile / sonunda denize kavuştuğu için / tanrılaraşükranımızı sunarız” 
 
 
**Castor lakabı beavoir- beaver (kunduz) benzerliğinden yola çıkarak SDB'ye takılan lakaptır. Sartre bu lakabı kendi kitap ithaflarında da kullanmıştır.