Milliyet Sanat
Mart 2017

Ah Mercimeğim

Suluboyayla resmedilmiş taşra Mustafa Çiftci’nin "Ah Mercimeğim" adını taşıyan üçüncü hikâye kitabı geçtiğimiz haftalarda İletişim Yayınları’ndan çıktı. İlk kitabı "Adem'in Kekliği ve Chopin" ile eğildiği taşra manzaralarını "Bozkırda Altmışaltı" kitabıyla devam ettiren yazar, "Ah Mercimeğim" ile yine taşranın sınırlarında gezinip sevgiye ve ümide dair öyküler anlatıyor.

Berkay ÜZÜM

Birçok dergide yayımlanan hikayelerini topladığı "Adem'in Kekliği ve Chopin" ile Yozgat özelinde taşranın derdini ve güzelliklerini anlatan Mustafa Çiftci, yine adıyla Yozgat’a gönderme yapan ikinci kitabı "Bozkırda Altmışaltı" ile küçük insanların büyük dünyalarına, esnaf ahalisinin dertlerle bezeli yaşamlarına değinmiş, aşka, sevgiye dair sıcak hikayeler anlatmıştı. Altı hikayeden meydana gelen "Ah Mercimeğim" ise Çiftci’nin, sürekli ötelenme ihtimalinin arkasında debelenip duran taşraya karşı bakış açısını koruduğu ve bu çizgisini ne denli naif bir şekilde savunduğunu gösteren gayriresmi belge niteliğinde karşımıza çıkıyor. Sevgi çemberine kısılıp kalan gençleri, ekmeğini taştan çıkarmaya çalışan babaları ve cefakâr anneleri işlerken, aynı zamanda kadına bakış açısına dair ciddi toplumsal bir eleştiriyi de içeren kitap, belki de tamamen bizden olduğu için özümsenmesi kolay, ama üzerinde düşünülmesi gereken meselelere ayna tutuyor. 

Ceviz ağacının altında

Merkezine genellikle erkek çocuklarının yerleştirildiği kitaba adını veren hikaye, imkansızlıklar ekseninde dönen çocuksu bir aşkı anlatıyor. 15 yaşındaki bir erkek çocuğunun gözünden okuduğumuz, 10 yıllık bir süreci anlatan bu hikaye; çocukluğu, ergenliği, ilk aşkları, ailelerin evliliğe olan bakış açısını, ama daha da önemlisi kadına dayatılan evlilikleri, gönülsüz gidişleri irdelemesi bakımından önemli bir yer teşkil ediyor. 

Hikayede birden çok yerde adı geçen ceviz ağacı ise altında toplanılıp sohbet edilen, buluşulan bir mekan olması açısından şehirlerin tam tersi bir yol izleyerek taşraya dair bir manzara oluşturması hasebiyle isabetli bir seçim olmuş. Nitekim baştan aşağı bir 'taşra defteri' olan Mustafa Çiftci'nin metinlerine eklemlenmiş ufak detaylardan yalnızca biri o ceviz ağacı... “Bacılarım vulu vulu ederek ağlaştılar,” gibi Çiftci’ye özgü ifadeleri de barındıran, alabildiğine samimi, içerdiği gerçeklikten dolayı can yakıcı enstantanelere sahip, tahmin edilenin dışında bir finale sahip bu öyküyü “Baba Neredesin?” adlı öykü izliyor. Kişisel meselelerden ziyade bir aile dramını anlatan bu öykü, ilk başta okula başlamak isteyen bir çocuğun gayretini, işsizlik ve geçim derdi çerçevesinde, klasik baba-erkek çocuk ekseninde resmetse de, öykü ilerledikçe trajikomik bir üsluba bürünüyor. Ailedeki otoriter baba figürü ve iş bulmak hevesiyle başka şehre göç edilmesi gibi 'ağır' konuları, eğitim aşkıyla dolu bir çocuğun anne-babasını evlendirmesi meselesi üstünden okuyoruz. Çiftci’nin diğer öyküleri gibi, bu da okuyana ümit aşılayan cinsten, sıcak bir öykü…

Kadına bakış

“Bacanaklar” adını taşıyan ve diğerlerinin aksine anlatısını iki ana karakter üzerinden kuran öykü ise kendisinden önce ve sonra gelen öyküler arasında sanki nefes almak, dinlenmek için yazılmış; diğer öykülere nazaran enerjisi daha durgun olan, ancak yine erkek çocuklar üzerinden hattını çizen bir öykü. Bir tür fırtına öncesi sessizlik işlevi gören bu öykü, ardından gelen “Bahar Eyyamında Bülbül Sesinde”, “Köfte Ekmek” ve “Uykucu Duman ve Ben” adını taşıyan öykülerle fırtınanın hakkını veriyor. Esnaflıktan ve geçim derdinden metropol adetlerine, baba-kız ilişkilerinden kadına yönelik bakış açısının taşraya indirgenmiş hallerine kadar geniş bir yelpazede kendini var ediyor. 

Linç kültürü

Bilhassa “Uykucu Duman ve Ben” adını taşıyan öykü, hem bu kez merkezine erkek çocuklarını koymaması hem de diğer öykülere nazaran -her ne kadar yerel öğeler barındırıyor olsa da- daha farklı bir havaya sahip olmasıyla öne çıkıyor. Daha da önemlisi, erkek-kadın ilişkilerini 'iftira' mevhumu üzerinden işleyerek linç kültürünü ve bu kültürün ne denli tehlikeli bir noktaya gittiğini baba-kız ilişkisi ekseninde gösteriyor. Burada -Batı’da yer alan şehirlerden ziyade Anadolu’daki şehirler özelinde-, kadının taşrada sahip olduğu ya da kadına 'bahşedilen' yaşam / özgürlük alanlarının ne denli kısıtlı olduğuna dair gerçekçi emareler ortaya çıkarılıyor. Kitapta yer alan diğer öykülerdeki ümit verici izlerin bu öyküde ters yüz edildiğini görüyoruz, ama bu ters yüz etme eyleminin gerçek hayata uygunluğu akla geldikçe bunu garipsemiyor, tam aksine kendimizi üzerine düşünmeye sevk ediyoruz.

Mustafa Çiftci’nin incelikle işlediği, yerel ifadelere hakimiyetinin de yardımıyla daha ahenkli bir hale gelen maharetli dilinden çıkan bu öyküler sevgiye, yaşama, hayallere dair beslenilen ümidi körüklüyor, sıkıntıları hafifletiyor. Öyküler, taşranın sulu boyayla resmedilmesi gibi bir his uyandırıyor.